1 Aralık 2022 Perşembe

 ANTROPOLOJİK KAPİTALİZM - 7

 

Yali'nin sorusu ya da yeni-robinsonculuk

 Jared Diamond Tüfek Mikrop ve Çelik kitabını, Yeni Gine'de tanıdığı bir yerlinin; Yali'nin çok eskiden (1972'de) kendisine sorduğunu söylediği bir soru üzerinden kurgular.

“Yali'nin sorusu” kitabın Pulitzer alması ve yazarının pop-antropoloji starı olmasıyla, tüm antropoloji aleminde meşhur olmuş ve çokça tartışılmıştır.

Yali'nin sorusu:

 “Siz beyaz insanlar neden bu kadar çok kargoya (eşya-bn) sahip oldunuz ve bunları Yeni Gine'ye getirdiniz, ama biz siyah insanların neden kendimize ait çok az kargomuz vardı?”

Diamond bunu: Siz Batılılar nasıl zengin ve güçlü ülkeler kurdunuz, ve biz -dünyanın geri kalanı- bunu başaramadık, diye yorumlar.

Aynı yorumu, sayısız “tarihsel karşılaştırma” (aslında istila, sömürgeleştirme) anektodunda, örneğin, neden İspanyollar ve Portekizliler Amerikan kıtasını ve yerlilerini istila etti de, Amerikan yerlileri Avrupa'yı istila edemedi, diye tekrarlar ve her seferinde aynı yanıtı verir: Tarımın Verimli Hilal'de doğup belli coğrafi güzargahlar üzerinden yayılması, belli toplumların -tabii ki Batı Avrupa'dır- belli araçlara, yani atlara, tüfeklere, çeliğe, yazıya, diğerlerinin bağışıklığının olmadığı mikroplara, vb daha önce sahip olmalarını, ve nedense bunları hep istila  aracı olarak kullanarak, bunlara sahip olmayanlara karşı kaçınılmaz üstünlük, zenginlik ve egemenliğini sağlamıştır.

Batının zaferinin, ırksal veya zihinsel üstünlük ile bir ilgisi yoktur diye, sizin, sömürgecilik ve yerli katliamları ile bir ilgisi yoktur diye, Batılı orta sınıfların gönlünü alır Jared Diamond; olup biten her şey kaçınılmaz bir coğrafi-evrimci determinizmden ibarettir.

 Günümüzde “WEİRD” (Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin, demokratik) olanların olmayanlara kaçınılmaz üstünlüğünü sağlayan da bu pek masum coğrafi “W”dir.

 Toplumun varolması için doğa zorunlu koşuldur, fakat doğa toplumdan önce de vardı ve toplumdan bağımsız olarak vardır.

Bu yüzden doğa toplumun nedeniymiş gibi görünür.

Bu basit, biçimsel, olgucu dış görünüm kapitalist toplumsal ilişkilerin de dış görünümü itibarıyla doğallaştırılmasını kolaylaştırır.

Burjuva ideolojisi de bu yanıltıcı görünümler düzeyinde işler ve buna kat çıkar. Bugün “doğa diye bir şey kalmadığını” ve insanın doğayı toptan değiştirme gücüne sahip olduğunu, dolayısıyla böyle bir görünümün kalmadığını sanabilirsiniz.

Oysa metalar aleminin büyüdükçe insanlar aleminin küçülmesi, tüm toplumsal gücün bu “şeylerin doğal gücü”nden geldiği görünümünü azaltmamış, artırmıştır.

Bu yüzden gerçek toplumsal ilişki ve çelişkiler, bu doğal görünümlerin  eleştirel analizi ile iç yüzüne nüfuz edilmeden açığa çıkarılamaz.

 İnsanlar arası sömürü ve egemenlik ilişkilerini şeylerin doğal determinizmine atfeden burjuva ideolojisi, en başta sömürülen ve boyunduruk altında olanların kendi tarihlerini yapma ve değiştirme yetenek ve olanaklarını (çünkü gerçek toplumsal ilişkilerdeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişimini) inkar eder.

Ve kuşkusuz “şeylerin doğal deternizmi”, o şeylere sahip olanları da tarih ve toplum üstü bir konuma yerleştirir.

“İnsanların koşulların ve eğitimin ürünü olduğu, yani değişmiş insanların başka koşulların ve değişmiş eğitimin ürünleri olduğuna dair materyalist öğreti, koşulların tam da insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğitmenin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur.

Dolayısıyla bu öğreti toplumu, birine toplum üstü bir konum verecek şekilde ikiye ayırmak zorunda kalır.” (Marx, Feurbach Üzerine Tezler.)

 Ama bu ayrım, sömürücü/egemen ve sömürülen/bağımlı sınıflar arasında, sömürgeciler ile sömürgeler arasında değil, tam da J. Diamond'da olduğu gibi, “batıl inançlı cahil geri kalmışlar” ile “eğitimli gelişmişler” arasında yapılmış olur.

Coğrafya kuşkusuz bir üretici güçtür, halen de öyledir.

Ancak tek üretici güç de değildir.

Üretim araçları, teknikleri, toplumun üretken örgütlenme biçim ve ilişkileri, sınıf mücadeleleri  incelenmeden ne tarih ne de toplumdan bahsedilebilir.

Toplum yalnızca ve basitçe, coğrafyanın/doğanın ürünü değildir.

İnsanların maddi yaşamlarını üretir ve yeniden üretirken birbiriyle girdikleri ilişkilerin ve bu ilişkiler yoluyla doğayı dönüştürme sürecinin ürünüdür.

Doğanın dönüştürülmesinde kaydedilen her gelişme, üretim araç ve teknikleriyle birlikte üretim ve emeğin toplumsallaşma niteliğinde bir gelişme ve insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde değişme anlamına geldiğinden, toplum doğayı dönüştürürken kendisini de dönüştürmüş olur.

"2500 yılında bugünkü ekonomik ve siyasi güç dengelerinin aynı kalacağı söylenebilir mi?

Örneğin, 1500 yılında dünyadaki en güçlü devletler Çin, Hindistan ve Türkiye'de bulunuyordu.

1000 yılında en güçlü devletler Peru, Irak ve Orta Asya'daydı.

500 yılında merkezi Meksika, İtalya ve Çin'deydi.

MÖ 2500 yılında en güçlüler Irak, Mısır ve Pakistan'da yaşıyordu.

Hangi coğrafi determizm bunu açıklayabilir ki?"

 ANTROPOLOJİK KAPİTALİZM - 6

  

Tarım insanlık tarihinin en büyük yanlışı mıdır?

 Jared Diamond ilk kitabı Üçüncü Şempaze: İnsanlığın En Büyük Hatası makalesinin genişletilmiş biçimini içerir.

Neolitiği; göçebe avcı-toplayıcılıktan tarımsal üretime geçişi, insanlık tarihinin en vahim yanlışı olarak lanse eder.

Devşiricilikten üreticiliğe geçişin ortaya çıkardığı hastalıklar, boy kısalması, nüfus patlaması, ölüm oranında artışlar, daha çok çalışma, neolitiğin sınıf/devlete giden yolu açması gibi sorunlar tek yanlı bir olumsuzlama biçiminde anlatılır.

Çizilen tablo, üretime geçişin bir “coğrafi kaza” ve bunun “cehenneme giden yol” olduğudur.

 Avcı toplayıcılar öylesine ideal, tarım-hayvancılığa geçiş öylesine kabus gibi betimlenir ki, neden ve nasıl olup da tarımsal üretime geçildiği, büyük bir (coğrafi) raslantı ve büyük bir yanılgı dışında açıklanamaz hale gelir.

Büyük tarihsel dönemeçleri “raslantı” veya “sapma”, tarihsel-toplumsal sorunları “yanılgı” diye mistifiye etmek, burjuva vulgar tarih spekülatörlenin pek sevdiği temalardan biridir.

 Gerçekte insanlık tarihinin şu gelmiş-geçmiş “en büyük yanlış”ın, teolojinin vaaz ettiği; insanın ilk ve en büyük günahı, lanetlenerek cennetten kovulup ekmeğini zahmetle topraktan çıkarmaya mahkum olması,  dinsel efsanelerinin pseudo-bilimsel bir versiyonu ve realizasyonu olduğunu görmek, zor değildir.

İnsanın bir kez şeytana uyup yasak elmayı kopartmasıyla, yani Verimli Hilal'de (Mezopotamya) tarımsal üretime geçmesiyle, maalesef denir bize, sonraki tüm tarihi de, şaşmaz ve kaçınılmaz – ve tabii “karşılaştırmalı”- bir biyo-coğrafi evrimsel kalkınma veya geri-kalma kaderiyle, bu büyük günah tarafından belirlenmiştir.

Kimlerin “Tüfek, Mikrop ve Çelik”e, sonra sanayiye, sonra günümüz küresel üstünlük ve egemenliğine sahip olup kimlerin sahip olmayacağı sadece coğrafyanın “doğru” ya da “yanlış” tarafında bulunmaya göre belirlenir.

Bu da “coğrafya kaderinizdir”, diyen Pulitzerli Tüfek Mikrop Çelik kitabının konusu olacaktır.

J. Diamond'un “karşılaştırmalı tarih ve antropoloji”sinde, gelişmiş/kalkınmış olanları köle sahipliği ve sömürgelerle kutsayan, geri-kalmış ilkelleri istila ve kıyımlarla cezalandıran, din, tanrı, kutsal kitap, cennet, cehennem, günah gibi teleolojik imalar yok görünür.

Hatta kaba biçimiyle ırkçılık da yok görünür.

 Zaten orta sınıfların pek bilimsel ve liberal-hümanist hassasiyetlerini ürkütmeye gerek yoktur.

 İlk büyük “coğrafi kaza” ve sonrasındaki her şeyi belirleyen biyo-coğrafi evrimsel gelişme eşitsizliği teolojisi, aynı işlevi görür.

Batılı üst ve orta sınıfların vicdanı rahat olsun, tarihte ve günümüzde olup bitenlerin üretim, mülkiyet, güç ve egemenlik ilişkileri, sınıflar, sömürgeler, istilalar, kıyımlar, ve en sonu kapitalizm ve emperyalizm ile hiçbir ilişkisi yoktur; her şey bir “coğrafi seçilim”den ibarettir!

 Paleolitikten Neolitiğe, avcı-toplayıcılıktan tarımsal üretime geçişi, ilk kez Neolitik Devrim olarak tanımlayan Marksist antropolog Gordon Childe'dır.

İnsan daha önce yaban doğadan besin devşirmekle sınırlıyken, teknik olduğu kadar tarihsel bir devrimdir.

 Toplumsal emek üretkenliği giderek ve sıçramalı biçimlerde yükselmiş, toplumun yeni ve daha yüksek üretken örgütlenme biçimleri ortaya çıkmış, daha önce mümkün olmayan yapılabilirlikler alanı genişlemiştir.

 Kentler, tarımcı/çoban toplumlar ayrışması, sınıflar ve devlet, Neolitiğe geçişle bir çırpıda ortaya çıkmadı.

Tarımsal üretimin ve giderek madencilik ve maden işlemeciliğin gelişimi, artı-ürün birikimin gelişimi, toplumsal işbölümü, eşitsizlik ve hiyerarşinin gelişimi ve derinleşmesiyle birlikte, binlerce yıl zarfında, ve düz bir çizgi boyunca değil, sarmal gelişim biçiminde gerçekleşti.

 Kaldı ki Neolitik öncesindeki Epi-Paleolitik, Mezolitik ve Ön-Neolitik evrelerinde, henüz tarımsal üretim olmadığı (bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi) halde, eşitlikçi göçebe avcı-toplayıcı toplumların toplumsal işbölümünün derinleşmesi ve eşitsizlik ve hiyerarşikleşmenin işaretlerini vermeye başladığı bilinmektedir.

 Neolitiğin yol açtığı yeni toplumsal sorunlar da antropoloji ve dip-tarih bilimi açısından bilinmiyor değildi.

Fakat ister ekonomik-teknik ister toplumsal-siyasal olsun, hangi devrim bedelsiz gerçekleşebilir ki?

“İnsanlar değişmemekten çektikleri acı, değişirken çektikleri acıdan  daha büyük oluncaya kadar değişmezler!” diyen ünlü bir aforizma bile vardır.

Tarım devrimi de öyle güle oynaya, yağdan kıl çeker gibi gerçekleşmedi.

Bir “sarsıntılar çağı”ndan geçerek gerçekleşti.

 Önce adım adım sonra büyüyen sıçramalarla, ama aynı zamanda kesinti, restorasyon ve hatta geri dönüşlerle, artan karmaşa, altüst oluşlar ve çalkantılarla, şiddetlenen çelişkilerle, farklı ve çelişkin eğilimlerin mücadelesiyle, bunların doğurduğu gelişmeye doğru yeni iç itilimlerle, sarmal bir gelişimle, artan sayıda toplumun baştan aşağıya yeni ve daha yüksek bir üretkenlik düzleminden yeniden örgütlenmesine doğru bir tarihsel eğilim olarak kendi yolunu açtı.

 Neolitik devrim kavramlaştırmasının önemli içerimleri şunlardır: Tarihin düz çizgisel ve tedrici bir ilerlemeden ibaret olmadığını, sıçramalarla, altüst oluşlarla, kapsamlı dönüşüm ve devrimlerle sağlanan bir sarmal gelişme süreci olduğunu ortaya koyar.

 İkincisi, üretim tarzları ve her üretim tarzının içindeki çelişkilerin tarihsel gelişim sürecini temele koyar.

Tarihin açıklanmasında, toplumun gelişmesinin belli bir noktasından itibaren iç sınırlarına dayanmaya başlayan belli bir üretkenlik düzeyinden, yeni ve daha yüksek bir üretkenlik örgütlenmesine sarsıntılar ve devrimlerle geçiş süreçlerine özel bir önem verir.

Üçüncüsü, daha önce yazının keşfi ve sınıflı-devletli toplumlarla başlatılan tarihin sınırlarını, tarımın devrimci icadına kadar genişletir.

Marksist tarih biliminin, henüz sınıfların ve devletin ortaya çıkmamış olduğu, “tarih-öncesi” ya da “uygarlık öncesi” sayılan bir tarihsel dönemdeki; kapsamlı dünya-tarihsel dönüşüm sürecini de, temel etken ve dinamikleriyle açıklama gücünü gösterir.

Dördüncüsü, sanayi devrimini ilk, tek ve en büyük üretimsel-teknik devrim, öncesini ise salt gerilik ve ilkellik sayan modernist anlayışa karşılık, tarım devriminin de kendi ölçeklerinde -kendi öncesine göre- sanayi devrimine eşdeğer büyüklüğünü, yarattığı kapsamlı dünya-tarihsel değişimi gösterir.

 Beşincisi, sanayi devrimi öncesinde de tarım devrimi, kent-zanaat devrimi gibi toplumsal-teknik üretim devrimlerinin tanımlanması, yani üretimin toplumsallaşma niteliğini kapsamlı biçimde yükselten birden çok devrimin olması, (günümüzde daha açık görülebileceği gibi) sanayi devriminin de sonuncusu olmadığını, yeni ve daha yüksek bir üretim tarzı çerçevesinde aşılabileceğini ima eder.

Kendi burjuva devrimlerini bile çok geçmeden inkar eden; tarihi, içindeki uzlaşmaz çelişkilerin gelişiminin belli bir aşamasından itibaren sarsılmaya başlayarak çözülen ve yerini daha yükseğine bırakan üretim tarzları temelinde inceleyen Marksist tarihsel-diyalektik materyalizmden ödü patlayan burjuvazi açısından yeterince kaygı verici bir devrimci ve bilimsel tarih anlayışı!

Şimdi Jared Diamond gibi bir şarlatanın ortaya çıkıp, Neolitik devrimi neden ters yüz edip “insanlığın en büyük hatası” diye çarpıtmaya çalıştığını daha iyi anlayabiliriz.

 1987'de yayınladığı “İnsanlık Tarihinin En Büyük Hatası” makalesi pek ilgi görmemişken, bu makalenin genişletilmiş ve öykülendirilmiş hali olan 1993'te yayınlanan Üçüncü Şempaze kitabı, best-seller oldu!

Bu 6 yılda ne olduğu iyi bilinir;  Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku çökmüş, kapitalizm zafer çığlıklarıyla kendini alternatifsiz, en iyi, tek, mutlak ve ebedi sistem ilan etmişti.

İşçi sınıfının tüm tarihsel, toplumsal, ekonomik, siyasal, bilimsel, entelektüel, kültürel kazanımlarına karşı, amansız saldırı dalgası yeni bir istim ve pervasızlık kazanmıştı.

 J. Diamond, Neolitik devrimi de ihmal etmeden, insanlık tarihinin tüm büyük ekonomik, siyasal, toplumsal devrimlerini “büyük hata”  ve “cehenneme giden yol” olarak tarihten kovmayı, post-entelektüel “yapı-bozum” modası haline getirenlerden biridir.

Öyle ya, tarım cehenneme giden yolsa, aynı mantık içinden -bırakalım sanayiyi- çanak çömleği (kille sıvanmış ambarlar artı-ürünü depoloma olanağı veren, eşitsizliğe giden yol olduğundan), hatta ok-yay'ı (cinsiyet eşitsizliğine giden yol olduğundan) aynı ölçüde büyük “yol kazaları” ve “hatalar” olarak tanımlayabilirsiniz.

Ve bunun dibi yoktur: Ateşin keşfini ve kontrolünü de “büyük hata” olarak tanımlayabilirsiniz, çünkü ateş belli alanları yakarak yapılan avcılıkta, daha sonra ormanlık alanlarda yak-ek-geç göçebe tarımında, sonra da tarla açmada, savaşta vb kullanılmıştır.

Nitekim J. Diamond gibilerin antropolojik karşı-devriminin açtığı yoldan, Harari, el artırarak, bu kez – Marksist antropologların devrim olarak tanımladığı- Yukarı Paleolitik eşitlikçi göçebe avcı-toplayıcıları “ekolojik seri katil”  ilan edivermiştir.

 Tarımın en büyük hata olarak sunulmasının esin kaynakları şunlardır: 1968 devrim ve isyanlarının yenilgisinden sonra 1970-80'li yıllarda batılı küçük burjuvazide (“çiçek çocuklar”, Marcuseculuk gibi akımlarla iç içe) ortaya çıkan ütopik-anarşist romantizm, özellikle de yaşam tarzı anarşizmi.

En bilinen temsilcileri arasında Zerzan ve İvan İlich sayılabilir.

Kapitalizmin üretici güçler ile üretim ilişkileri bağdaşmazlığının farkındadırlar, fakat bunu üretici güçleri geriye, en geriye, “altın çağ” efsanelerine götürerek çözebileceklerini sanırlar.

Bu yüzden hem gerici hem ütopiktirler.

İkincisi burjuva klasik ekonomi-politiğindeki “doğal hukuk” anlayışıdır.

O da Ortaçağı “insan doğası”ndan bir sapma olarak paranteze alır, ve tarım/uygarlık öncesi çağlardan, kapitalizmi doğallaştıran “insan doğası” ve “doğal hukuk” varsayımları türetir.

Bir üçüncüsü, idealist yabancılaşma öğretileridir.

Tümünde ortak olan, başlangıçta ideal, fakat toplumsallaştıkça ve toplumsal üretim geliştikçe bozulan bir insan varsaymalarıdır.

 Bu tarih ve toplum dışı, soyut ve ideal insan varsayımı burjuva ideolojisinin en beylik çizgilerinden biridir.

 Jared Diamond'ın tüm yaptığı da beylik burjuva liberal “doğal hukuk” kurgusunun, neoliberal versiyonudur.

Gerçekte söylediği, Fukuyama'nın “tarihin sonu” masalının, “antropolojik” ve tamamlayıcı bir versiyonudur.

“Tarihin sonu” spekülasyonu, ideolojilerin, sınıf mücadelelerinin, devrimlerin “sonu”nu ilan ediyordu; tarıma geçişin insanlığın “en büyük hatası” olduğu spekülasyonu ise toplumsal üretimin, sınıf mücadelelerinin, devrimlerin başlangıcının “en büyük hata” olduğunu ilan ediyordu!

Böylece tarımsal üretime geçişten itibaren tüm bir üretimin, emeğin, insanın toplumsallaşma tarihi, sınıf mücadeleleri ve devrimler tarihi “cehenneme -sosyalizme!!- götüren yol” olarak, bir “kaza”, bir “sapma”, bir “hata” olarak paranteze alınıp devre dışı bırakılıverir.

Geriye bir tarım-öncesi sınıfsız doğal refah toplumları, bir de onlar üzerinden doğallaştırılıp ebedileştiriliveren kapitalizm kalır!

 Jared Diamond'ın popülerleştiricilerinden olduğu “antropolojik-neoliberalizm”in anarko-liberal ütopik-reformist sol versiyonları da yaygınlaşmakta gecikmez.

En tipiklerinden biri, Bookchin'in -Abdullah Öcalan'ın düşüncesinin de merkezine yerleşecek- yeni-Proudhoncu demokratik konfederalizm /demokratik komünalizm akımıdır.

Öcalan da tarım ve kent devrimlerini “cehenneme -sınıf/devlete- götüren yol” olarak karşı-devrim sayar, sanayi devrimini karşı-devrim sayar, Bolşevik Devrimi ve sosyalizmi karşı-devrim sayar, tüm bir uygarlığı karşı-devrim sayar.

Neoliberal kapitalizmin gerçek işleyiş ve ilişkilerinden soyutlanmış  ideal ifadesiyle kapitalizm öncesi geleneksel toplum ilişkilerini harmanlayarak, - gerçekte “ideal kapitalizm/ideal demokrasi” ütopizminden başka bir şey olmayan                         - bir demokratik konfederalizm kurgusu üretir.

Öcalan, Diamond'ı belki hiç okumamıştır.

Fakat yaklaşımları genel bir neoliberal (veya anarko-liberal halkçı) ütopik entelektüel eğilim haline gelen aynı “antropolojik ideal kapitalizm” çerçevesindedir.

 Bir kez daha “nereden nereye” diye sorabiliriz.

J. Diamond ile, onu belki hiç okumamış olan Öcalan'ın düşünceleri arasındaki  iç bağlantı ve devamlılığı oluşturan nedir?

Öcalan'da, bir dönemki “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” ütopik kurgusunun yeni duruma uyarlanmış post-modern bir versiyonu olarak, “kapitalist modernite (ulus devlet, sanayi, sınıf) olmayan yoldan kalkınma ve demokratikleşme” ütopik kurgusunun  vulgar-antropolojinin kazandığı yeni işlevdir.

Toplumsal üretici güçlerin gelişimini, devrimleri, sınıf mücadelelerini dışlayarak, kapitalizmin yeni durum ve trendlerini (kapitalizm öncesi, en eski ilişki biçimleriyle harmanlayıp) doğallaştırma aracı olarak kullanılışıdır.

“Antropolojik neoliberalizm”, “ideal/düzeltilmiş kapitalizm” ütopyalarının bir versiyonu olarak, solda da yeni moda olacaktır.

  ANTROPOLOJİK KAPİTALİZM - 5

 

Antropolojide sınıf mücadelesi

 Onun atraksiyoner öyküleri, mizansen, çarpıtma ve spekülasyonları, aynı konu ve alanlarda ciddi inceleme araştırmalar yapmış olan uzmanları, bilim insanlarını, gerçek antropologları, tarihçileri, ekonomi-politik ve siyaset bilimcileri ise, kelimenin tam anlamıyla çıldırtır.

Özellikle antropoloji (ve tarih, etnoloji, arkeoloji gibi bağlantılı) alanlarda, Jared Diamond endüstrisi ve markasının en az 20 yıl boyunca kurduğu tekelci tahakküme karşı tepki ve isyan, onun her kitap ve yazısıyla biraz daha büyüdü, adeta “antropolojik iç savaş”a dönüştü.

Antropologları çıldırtan, Jared Diamond'ın aşırı kibri, karierizmi veya antropoloji tarihinde benzeri görülmemiş bir best-seller olması değildi.

Daha önce de pek çok pop-antropolog çıkmış, biraz piyasa yaptıktan sonra bir iz bırakmadan unutulup gitmişlerdi.

Asıl çıldırtıcı olan, tarih, toplum, toplumsal ilişkiler, ekonomi, siyaset, kültür gibi en temel konuları en hafif deyişle anlamayan, gerçekte ise düpedüz inkar eden ve çarpıtan birinin, tepelerine antropoloji peygamberi olarak atanmış olmasıydı.

 Alanın tüm bilimsel birikimi, tüm saha inceleme araştırmaları – en başta Marksist antropoloji ve tarih bilimi, eleştirel antropoloji akımları olmak üzere- yok sayılıyor, yerlerine Jared Diamond'ın jeo-determinist kurgu, öykü ve fantazileri geçiriliyordu. En azından birkaç kuşak antropoloji ve arkeoloji öğrencisi,  temel ve zorunlu referans haline getirilen Jared Diamond kitapları ve yine Jared Diamond endüstrisi tarafından yeniden dizayn edilen antropolojiye giriş ve ders kitapları ile şekilleniyordu.

Marksist ve sol antropologların Jared Diamond eleştirileri, “can çekişen Marksizm ve solun bilim düşmanlığı, çekemezlik, vb” addedilerek medyada, akademide ve popüler antropoloji yayınlarında yer bulamıyordu.

 Savaşım gerçekten uzun ve sert oldu.

Saha araştırması yürüten antropologlar, Jared Diamond'un kendi alanlarına dair çarpıtma ve uydurmalarını düzeltmek ve eleştirmek için bir araya gelerek kitaplar yayınladılar.

Yalnızca Jared Diamond'ın tarih ve antropoloji konusundaki bilim-dışı tez ve çarpıtmalarını eleştirip teşhir etmek için antropoloji siteleri açıldı.

Jared Diamond'un her kitabına karşı artan sayıda, yüzlerce, giderek sertleşen eleştiri ve deşifrasyon makale ve yazısı yayınlandı.

 Artan sayıda akademisyen üniversitelerde, Jared Diamond'un kitaplarını veya onun kitapları üzerinden hazırlanan antropolojiye giriş ve ders kitaplarını okutmayı boykot etmeye başladılar.

 Yerliler de Jared Diamond'un kendileri hakkında uydurduğu reality show cinsinden öyküleri öğrendikçe, isyan etmekte gecikmediler.

Onun uzmanı geçindiği Yeni Gine yerli toplulukları hakkında New York Times'ta yayınlanan “kan, intikam, şiddet, tecavüz” asparagaslarıyla dolu bir yazısı, yerliler tarafından dava edildi.

Yeni Gine yerlilerinin Pulitzer ödüllü bir best-seller yazarına açtığı uluslar arası dava, büyük ilgi çekti.

Yerlilerin kazandığı dava, 2000'li yılların en büyük “antropolojik skandal”larından biri olarak kayıtlara geçti.

Pop-bilim starının, sözde uzmanı olduğu yerliler hakkında Batılı beyaz orta sınıflara pazarladığı ırkçı reality şov senaryoları sarsılmaya ve kitaplarındaki benzer hikayeleri daha derinlemesine sorgulanmaya başlandı.

 Ardından dünyanın en büyük ve en vahşi petrol tekellerinden Chevron'un Yeni Gine'de yerlilerin yaşam alanındaki petrol çıkarma ve nakil faaliyetlerinin “çevre ve yerli dostu” diye sunmasının üzerine gidildi.

Chevron'un yerli toplulukları, yaşam alanları ve doğaya karşı verdiği hiçbir taahhütü yerine getirmediği, bunun üzerine petrol sahasını bloke ederek direnişe geçen yerlilere baskı, saldırı ve tutuklama operasyonları düzenlettiği, yerli toplulukları arasında savaş kışkırtıcılığı yaptığı, ortaya çıkarıldı.

 J. Diamond'un “önlenemez yükselişi”, her kitabı ve yazısıyla biraz daha büyüyen tepki, teşhir, eleştiri, protesto dalgalarıyla “önlenemez düşüşe” döndü.

Gerçi antropoloji alanındaki gölgesi Batıda bile halen tam kalkmış değil, bu tartışmalar kitaplarının yeni baskılar yapmaya devam ettiği Türkiye gibi ülkelerde ise hiç bilinmiyor.

 Ancak son kitabından sonra, bir dizi antropoloji profesörü bile onun yeni-malthusçuluğunu, ırkçılığını, emperyalizm özürcülüğünü eleştirip ona karşı cephe almaya başladılar.

 J. Diamond, yıllar süren mücadelelerle pop-antropoloji tahtından devrilmişti.

Ama ne yazık ki, yıkılan, tüm o mali oligarşik kapitalist tekeller, sponsorluk ve fonlar, medya, akademi, vakıf ve kitap kulüpleri ile kaynaşmış pop-bilim endüstrisi değildi.

Nitekim endüstri, J. Diyamond 2009'dan itibaren giderek büyüyen skandallarıyla inişe geçmeye başladığı anda, yeni bir küresel pop-antropoloji starı yaratma arayışına girmişti.

 Çok geçmeden, 2012'de “Sapiens: İnsan Türünün Kısa Tarihi” kitabıyla, Juval Norah Harari piyasaya sürüldü.

Bu seferki “30'dan fazla dile çevrilecek, her dilde 10-15 baskı yapacak, dünya çapında milyonlar satacak” kitabın sponsorluğunu ve marka lansmanını Facebook patronu Marc Zucenkberg yaptı!

Bir dizi fikri olduğu gibi J. Diamond'dan alan Harari'nin onun tam post-modernleşmiş kinik ve nihilist versiyonu ve devamcısı olduğu söylenebilir.

 Her ikisi de pop-antropoloji ve futuroloji starları olarak, küresel tekelci oligarşik kapitalizm altındaki son 30 yılda, insanlığın yaşadığı bilimsel ve entelektüel gerilemenin temsilcileri ve ifadeleridir.

İlkinin toplumsal üretim ilişkilerinin dönüşümüne ve özneye yer vermeyen aşırı kaba coğrafi-determinizmine karşın bir miktar bilimsellik iddiası  ve nedensellik ilişkisi arayışı taşırken, ikincinin öznenin yanısıra nesnel gerçekliği de inkara varması, “insan doğası” ve felsefi antropolojiye dönmesi, bu gerilemeyi daha da çarpıcı kılar.

  ŞAMANİZMİN BİLİMSEL ARKA PLANI     Bugün birçok ülkede bilimsel çalışmalar disiplinlerarası bilimsel araştırmalar şeklinde yürütülme...